Marie Curie’ nin not defterini elimize alıp inceleyebilmek için 3511 yılına kadar beklememiz gerekiyor. Bu deftrerler, radyoaktif madde taşıdığı için günümüzde kurşun kaplı bölmelerde ve radyoaktif korunma malzemeleri ile incelenebiliyor.
Polonya Kökenli Fransız fizikçi, her bilim insanı gibi hayatı çetin mücadelelerle geçmiş ancak azmi ve gayretiyle hedefine ulaşmış bir bilim kadını. İki Nobel ödülü almış tek bilim insanı. 1903 Nobel Fizik ödülü, 1911 Nobel Kimya ödülü sahibi. Radyoloji biliminin kurucusu.
MARİA CURİE’NİN HAYATI
Marie Sklodowska, 1867’de Polonya’da doğdu. Marie, öğretmen olan babasının verdiği fizik ve matematik derslerinin gönüllü öğrencisiydi. Liseden 1883’te mezun olan Marie, özel ders vermeye başladı. Bir süre sonra, Polonya’da başlayan siyasi çalkantılar, ailenin evlerini ve servetlerini kaybetmesine neden oldu. Marie ve kardeşleri uzun yıllar maddi zorluk içinde yaşadı. Üniversite eğitimine para bulamayan Marie, kız kardeşiyle bir anlaşma yaptı. Önce Marie, çalışarak kız kardeşinin Paris’te tıp okumasını sağlayacaktı. Ardından da kız kardeşi onu okutacaktı. Marie, bu amaçla zengin ailelerin yanında yatılı mürebbiye (bakıcı-eğitici) olarak çalışmaya başladı. Akrabaları olan bir ailenin yanında çalışırken, evin büyük oğlu Kazimers ile evlenmeye karar verdiler. Ancak Marie çok fakir olduğu için, ailesi oğullarına evlenme izni vermedi. Marie’nin kız kardeşi Paris’te evlenmişti ve Marie’ye, evlerinde kalarak okuyabileceğini bildirdi. Marie, 1891’de kız kardeşinin davetini kabul ederek Paris’e geldi ve Sorbon Üniversitesi’ne kaydoldu. Gündüzleri üniversiteye devam ediyor, geceleri ise özel ders vererek okul masrafını karşılıyordu. Küçük bir tavan arasında kötü şartlar altında yaşarken, eğitimine devam etti. İki yıl içinde sınıfının birincisi olarak fizik derecesi aldı. 1894 yılında ikinci derecesi olan matematiği de bitirdi. Bir sonraki hedefi ise öğretmenlik diploması alıp Varşova’ya dönmekti.
1894 yılında kardeşi Jacques ile piezoelektriği keşfeden Pierre Curie ile tanıştı. O zamanlar, 35 yaşındaki Pierre Curie, Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu’nun laboratuvarının başkanıydı. Maria ve Pierre, birlikte ortak bilimsel ilgilerinin de olmasıyla, birbirlerine bağlanıp Temmuz 1895’te evlendiler. Bu tarihten itibaren Maria Skłodowska adı yerine Marie Curie adını aldı.
1896 yılında öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra 1897’de Henri Becquerel tarafından duyurulmuş uranyum tuzlarının yaydığı, sonraları radyoaktivite olarak adlandıracağı “ışın” üzerine detaylı araştırmalara başladı. Fakat ilk kızı Irene Eylül 1897’de dünyaya gelmesi, çalışmalarına ara vermesine sebep oldu.
1898 başlarında çalışmalarına hız veren Marie toryumun da bu ışınları yaydığını farketti. Bu noktada eşi Pierre de kendi çalışmalarını bırakarak Marie’ye yardım etmeye başladı. Becquerel çalışmalarını teyit etmesinin ardından, iki farklı uranyum mineralinin daha “aktif” olduğu keşfetti. Mineralleri çeşitli kimyasal işlemlerden geçirdikten polonyum ve radyum elementlerini elde etti. Temmuz 1898 Curie’ler yeni radyoaktif element olan ve uranyumun radyoaktif bozunmasından ortaya çıkan polonyumu bulduklarını duyurdular. (İsmini Marie’nin vatanı Polonya’dan esinlenerek koydular). Eylül 1898’de Fransız kimyacı Eugene Demarçay’ın spektroskopi yöntemi ile tanımlanmasında yardım ettiği, doğal radyoaktif element olan radyumu duyurdular.
1903 yılında Marie doktorasını vererek, Fransa’da gelişmiş bilim alanında doktora unvanı alan ilk kadın oldu. Aynı yıl kocası ve Becquerel ile paylaştığı Nobel Fizik Ödülü’nü alarak, tarihte Nobel Ödülü alan ilk kadın oldu.
1904 yılında eşi Pierre Sorbonne’da öğretmenliğe başladı. Marie de Sevr’deki bir kızlar okulunda fizik öğretmenliği yapmaya başladı. Aynı yılın sonlarına doğru ikinci kızları Eve doğdu. O sıralar Marie ve Pierre, ikisi de radyasyondan kaynaklı rahatsızlıklar geçirmeye başladılar. Gün geçtikçe radyumun dokuya verdiği zarar gittikçe araştırmacılar tarafından benimsemeye başlamıştı. Aynı anda da radyumun bu etkisinin kötü dokulara uygulanmasının bir terapi tedavisi olabileceği fikri de doğmaya başlamıştı. Örneğin, Amerikalı mucit Alexander Graham Bell, kanserin tedavisi için radyumum tümöre konmasını önermişti. 19 Nisan 1906 yılında Pierre Curie bir at arabasının çarpması sonucu öldü. İki çocuğu ile dul kalan Marie, Sorbonne’da kocasının öğretmenlik görevine geçti ve 1908’de Sorbonne’daki ilk kadın profesör oldu. Curie and Poincare 1911’de Solvay konferansı sırasında 1911 yılında radyum ve polonyumun keşfi ve araştırılmasındaki rolünden ötürü Nobel Kimya Ödülü’ne layık görüldü. Böylece tarihte 2 Nobel ödülüne sahip ilk kişi o oldu. Yaptığı çalışma bir elementin radyoaktif işlemlerden sonra başka bir elemente dönüşebileceğini gösteriyordu. Bu kimya alanında yepyeni bir sayfaydı.
Bu başarılarının yanı sıra bir dizi kişisel saldırılara da maruz kaldı. İlk olarak tümü erkeklerden oluşan Fransız Bilim Akademisi 1 oyla onun üyeliğini reddetti. Ardından aralık ayına doğru, Paul Langevin ile arasında aşk ilişkileri olduğuna dair dedikodular gazetelerde yayılmaya başladı. Evli ve Pierre Curie’nin yakın dostu olan Paul Langevin ile Marie arasındaki bu dedikodu gazetelere Langevin skandalı olarak yansıdı ve Marie’nin ikinci Nobel Ödülü almasını bile arka planlara attı. Langevin bu yazıları yazan baş editörü halkın önünde yapılacak düelloya davet etti. Gazete editörünün silahını çekmemesi ile o zamanın anlayışı ile gülünç bir hale dönüşen olay, aynı zamanda da konunun kapanmasını sağladı.
Aralık 1911’de Nobel ödülü ile ilgili sunum yapmaya Stockholm’e gitti. Buradaki konuşmasında, Pierre Curie’nin yardımlarını küçümsemediğini de belirterek, radyoaktivitenin atomun bir özelliği olduğu hipotezinin kendi çalışması olduğunu duyurdu. Fransa’ya geri dönen Marie Curie, bu çalkantılı 1911 yılının etkisi ile depresyona girdi.
1914 yılında Paris Üniversitesi’nde Radyum Enstitüsü kuruldu ve Marie Curie ilk müdürü olarak atandı. Hayatı boyunca radyumun tıptaki önemine dikkat çekti. I. Dünya Savaşı sırasında kızı Irene’yle birlikte, genç kadınlara x ışını teknolojisini öğretti. Ayrıca fizik tedavicilere savaş ortamında radyoloji ekipmanını nasıl kullanacaklarını gösterdiler. Bu esnada çok yüksek dozda radyoaktif ışına maruz kaldılar.
1920’li yıllarda bilime katkısını sürdürdü. Varşova’daki Radyum Enstitüsünün kurulmasında önemli rol oynadı. Başkan Herber Hoover’ın kendisine verdiği 50.000$ ödül ile Varşova’da yeni kurulmuş laboratuvara radyum aldı.
1934 yılında Fransa’nın Savoy kentinde kan kanserinden öldü. Hastalığının sebebi aşırı dozda radyasyona maruz kalmasına bağlandı. Bu yüzden o “Bilim için ölen kadın” olarak tarihe geçti.
“İnsanlara laf anlatmak deveye hendek atlatmaktan zor” diye yakınırız çoğu zaman… O her insana laf anlattı. Kimseyi hor görmedi. Kimsenin günlünü kırmadı. Zorluklarla mücadele etti ama kimseyi zora sokmadı. Çözüm üretti ve insanların önünü açtı.
-Ebu Hureyre naklediyor-
Peygamberimizle sohbet ettiğimiz bir gün, yanımıza bir adam geldi. Adamın söylemekten çekindiği bir derdi olduğu her halinden belliydi. Peygamberimiz gülümseyen gözlerle ona baktı. Bundan cesaret alan adam:
“Mahvoldum ey Allah’ın Resulü!” dedi.
Peygamberimiz:
“Seni mahveden şey nedir?” diye sordu.
Adam:
“Ben orucumu bozdum…” dedi. Sonra sıkılarak devam etti. “Eşimle ilişkide bulundum.”
Daha sonra aralarında şu konuşmalar geçti.
Resulüllah sordu:
“Bir köleyi hürriyetine kavuşturup azat edebilir misin? Var mı bu kadar paran?
“Hayır.”
“Peki, peş peşe 60 gün oruç tutabilir misin?”
“Hayır, Ben zaten bu felaketi oruç yüzünden yaşadım.
“Altmış yoksulu doyurabilir misin?”
“Hayır, ben fakir bir adamım.”
O sırada elinde içi hurma dolu sepetle biri geldi. Peygamberimiz gelen sepeti göstererek:
“Bunu al yoksullara ve muhtaçlara sadaka olarak dağıt” dedi. Adam:
“Ey Allah’ın Resulü benden daha muhtaç birisi var mı ki? İnanın Medine’de benim ailemden daha muhtaç bir ev halkı yoktur” dedi.
Peygamberimiz azı dişleri görünecek kadar güldü, sonra:
“Al bu hurmayı, ailene yedir” dedi.
Kaynak: Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbni Mace, Darimi, Ahmed b. Hanbel.
Robbert Dijkgraaf teorik fizikçi ve Princeton İleri Çalışma Enstitüsü’nde Leon Levy Profesörüdür. Aynı zamanda “Yararsız Bilginin Faydası” kitabının ortak yazarıdır.
Bir videoda Albert Einstein’ın dünyayı çoğu bilim adamının gördüğünden farklı bir şekilde nasıl gördüğünü anlatıyor. Aşağıda videonun bir dökümü bulunmaktadır.
“Einstein gerçek bir dâhiydi. O hepimizin, bilim adamı olarak arzuladığı bir örnektir. Daha çocukken bile özgün bir düşünce tarzı vardı.
En başından beri, Einstein için hayal gücü çok önemliydi. O kadar iyi bir öğrenci değildi çünkü kendine has bir düşünce yapısına sahipti. Sanırım bu onun sihirli dokunuşuydu. Her zaman tamamen orijinal bir bakış açısı vardı. Bir şekilde mevcut teorilere uymuyordu ve her zaman kendince düşünüyordu.
Bir bilim adamı olarak en sevdiği akıl yürütme şekli düşünce deneyiydi. Mesela, Genel Görelilik Teorisini keşfettiği önemli anı hatırlayalım.
Bir binanın çatısında işçileri izliyordu ve aniden düşerlerse ne olacağını düşündü ve fark etti ki, eğer düşerlerse, artık yerçekimini hissedemeyecekler.
Bu, bir anlamda doğal bir harekettir. Bu gerçek onu genel görelilik teorisini türetmeye itti ve o anı hayatının en mutlu anı olarak tanımladı.
Daha sonra kişisel olarak çok rahatlatıcı bulduğum bir şey söyledi: Hayal gücü bilgiden çok daha önemli çünkü bilgi bildiklerimizi tanımlar. Hayal gücü ise, gelecekte potansiyel olarak bilebileceğimiz her şeydir.”
Bakışlardan kalbe süzülen sevgi;
Aşk denen efsunlu naza dönüştü.
Bir ilkbahar gibi sardı içimi,
Sonra kavurucu yaza dönüştü.Tutuştu içimde yanıyor aşkın,
Her gün biraz daha kanıyor aşkın,
Artık dayanılmaz oluyor aşkın,
Yaraya basılan tuza dönüştü.Vuslat… serin serin saba rüzgârı,
Kavrulan kalbime şifa rüzgârı,
Önce yangınıma veda rüzgârı,
Sonra küllenerek toza dönüştü.
Yusuf Sezek
Bu yazıyı okuduktan ağzında peynir olan bir karganın asla “gak!” demeyeceğini anlayacaksınız.
Kargalar Çocuğunuzdan Daha mı Zeki?
Zekâ yarışında bir kuş bir anaokulu öğrencisini yenebilir mi? Hemen hayır demeyin. Bir araştırma, genç ve zeki bir kuşun 5 yaşındaki çocukların kafasını karıştıran bir problemi çözdüğünü gösteriyor.
Kitty adlı Yeni Kaledonya kargası, suyla dolu bir borunun içine taş attığında tamamen ayrı bir başka borudaki su seviyesinin artacağını ve suyun içindeki etin borunun yüzeyine doğru yükseleceğini, böylece karnını doyurabileceğini anlamıştı.
Bu problemi çözmek için Kitty’nin karmaşık bir neden sonuç ilişkisini çözmesi gerekmişti. Ve bu da duvarda bir düğmeye basıldığında tavandaki lambanın yanacağını anlamakla aynı anlama geliyordu.
Bu zihinsel yetinin eskiden sadece insanlara ait olduğu düşünülüyordu ancak artık biliyoruz ki aralarında şempanze ve farelerin de olduğu bazı hayvanlar da nedensel akıl yürütme –neden sonuç ilişkisin anlama– özelliğine sahip.
“Kuş beyinli”
Alet yapma yetenekleri ve karmaşık bilmeceleri çözme becerileriyle tanınan kargalar kuş dünyasının Einsteinları.
Kargaların çarpıcı zekâ kapasiteleri antik Yunanlılar tarafından da biliniyordu. Ezop’un hikâyelerinden birinde, susamış bir karga şişenin dibindeki suya erişemeyince bir ikilem karşısında kalır. Şişeye çakıl doldurduğunda su seviyesinin yükseldiğini çözer ve durmadan çakıl atarak sonunda suya kavuşur.
Öyle anlaşılıyor ki bu hayal ürünü öyküde bir gerçeklik payı var. Bu yılbaşlarında yayımlanan bir araştırma, Yeni Kaledonya kargalarının yüzer bir mantara takılı et parçasına ulaşamadıklarında su dolu boruların içine taş attıklarını ortaya koymuştu.
Kargalar taş atarak su seviyesini yükseltmesi gereken farklı senaryolarda pek de zorluk yaşamıyor.
National Geographic Society/Waitt Ödenek Programı tarafından desteklenen ve PLOS ONE dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma, kargaların bundan da karmaşık bir sorunu çözebildiğini, bir borunun içine taş atmanın bir başka borudaki su seviyesini artırdığını anladığını ortaya koyarak önceki çalışmanın kapsamını genişletti.
Sınava tabi tutulan altı kuş içinde, Yeni Kaledonya topraklarında yakalanarak bir süre esaret altında tutulan Kitty sınıfı geçen tek kuş oldu. İnanılmaz gibi gelebilir ama o sırada ancak sekiz aylıktı.
Çocuklardan Daha mı Akıllı?
Dört ila 10 yaşları arasında 64 çocuk arasında yapılan benzer bir sınavı büyük çocuklar kolayca geçmişler ama 4 ve 5 yaşındakilerin çoğu birkaç denemeden sonra bile sorunu çözememişlerdi.
Aslında kargalara yapılan sınavın formatı, çocuklarınkinden çok az da olsa farklıydı. Bu yüzden ufak çocukların Kitty’ye yapılan sınavın aynısını geçip geçemeyecekleri bilinmiyor.
Araştırmanın başkanlığını yapan Santa Barbara’daki Kaliforniya Üniversitesi biyologlarından Corina Logan, bunu öğrenmek için daha fazla çalışma gerektiğini belirtiyor.
Her şeye rağmen, Kitty’nin yaşça kendisinden çok daha büyük insanlardakine eşdeğer etkileyici bir biliş yeteneği olduğu söylenebilir.
Araştırmada yer almayan Seattle’deki Washington Üniversitesi karga uzmanı John Marzluff da bu görüşe katılıyor: “Bazı kargaların zor sorunları çözmedeki muhteşem başarısı, insanların (bireysel farklılıklar gösteren) başarısıyla çok benziyor.”
“Çocuklarda olduğu gibi, kuşlar arasında da bazılarının çok parlakken bazılarının kavrama yeteneğinin düşük olması beklediğim bir şeydi. Böyle olduğunun ortaya çıkması önemli ve ayrıca dikkat, öğrenme yeteneği, odaklanma ve beceri farklılığının insanlarda olduğu gibi kargalar arasında da var olduğunu gösteriyor,” diye açıklıyor Marzluff yolladığı mailde.
Fırsat Eşitliği
Yeni Kaledonya kargaları Ezop’un masallarında anlatılan durumlarla yok denecek kadar az karşılaşıyor ama çözümlenmesi gereken problemin az rastlanır olması bir dezavantaj değil. Aksine araştırmayı daha değerli kıldığını söylüyor Logan.
Bir karganın 8 adımdan oluşan bulmacayı nasıl çözdüğünü izleyin.
Kargaların muhtemelen doğada denemeyeceği bir problemi seçmek, insanlar da dâhil “türler arasında (biliş yeteneklerini) karşılaştırmak için fırsat eşitliği yaratıyor,” diye konuşuyor.
“Dünya konusundaki bilgilerini ve sorunları nasıl çözdükleri anlamamızı sağlıyor.”
Ayrıca okul bahçesinde kuş beyinli diye isim takılmasının aslında büyük bir aşağılama olmadığını da ortaya koyuyor.
Teröristlerce şehit edilen genç öğretmenin hazin vedası…
90’lı yıllar… Öğretmen camiasından her gün bir yıldız kayıyor.
Anneme Veda
–Terör kurbanı şehit öğretmenlerin aziz hatırasına–
Elini öpüp ayrıldığım gün, Anne! Yüreğimi sende bıraktım… Sende bıraktım, çorak tarlayı, Çavdar ekmeğini, yağsız ayranı, Ekmeğine katık ettiğin Kuru soğanı… Dualarını aldım da geldim, Hasret sancısını sende bıraktım.
Şimdi bu garip köyde, senden uzakta; Sılamdan, evimden, obamdan ayrı, Gül yüzünden, bal sözünden ayrı Nasıl yaşayacaktım?
Okulum… Okulum virane yapı. Camları kırık, sıvası dökük, Kim bilir kaç yıldır kapısı örtük… Ve çocuklar… Mahzun gülüşler, solgun yüzler, Umutsuzluk denizinde Yakamozlar gibi Parlayan gözler.
Yanık bir türküyle tutuşur dilim, Yanık bir türküyle sızlar yüreğim!
Hani her elde bir kalem, Her gönülde bir ümit olacaktım. Gecenin karanlığına inat Bir yıldız gibi parlayacaktım.
Geceler… Bahtım gibi kara geceler. Geceler soluk soluk korkuyu, Geceler kurşun kurşun dehşeti, Geceler çığlık çığlık vahşeti Heceler…
Yine öyle bir gece… Bir rüya gördüm, acı bir rüya… Seni gördüm anne!… Gözlerinde nemli, donuk bir bakış Ne acı bakıştı anne, o bakış…
Bir an gözlerinde gördüm kendimi, Önce tomurcuklandı yaşlar, -Ne olur ağlama anne- Sonra süzüldü yanağından, Bir yıldız gibi kaydı Ve toprağa düştü!…
Yaşlı gözlerinden silindi resmim Toprağa düşen o damla bendim
O gece senin gönlüne düştü demek Benim tarifsiz acım. Evimin kapısı çalındı birden Kan ter içinde uyandım! “Kim o?” diyemeden kırıldı kapım! Bir anda dipçikler indi beynime, Sürüklendim, tekmelendim, hırpalandım!… Köy meydanında yakılmış Ateşin yanına Bir çuval gibi atıldım! Anladım ki rüyamı Hayra yoramayacaktım.
Meydana birikmiş bir yığın İnsan mı korkuluk mu belirsiz Başlardan oluşmuş geniş bir halka… Ümitsizce baktım etrafa… Kimsesizdim, Kimden medet umacaktım?
Önce zafer naraları Hep bir ağızdan: “Sonuna Kadar Savaş!…” “Özgürlük!” “İnsan Hakları!…” Benden istediler bütün bunları
Sonra çirkin sesiyle haykırdı biri: “Suçlu ayağa kalk!” Dizlerimin üstüne doğrulabildim, Demek bu savaşın suçlusu bendim!…
Silah sesleriydi duyduğum son ses!… Bir güvercin uçtu can kafesimden Kanat çırptı ufkun sonsuzluğuna Ak tüyler uçuştu gökyüzünde! Bir zeytin dalı düştü toprağa. Sonra karardı bir anda her yer Sessiz ve koyu bir karanlık… Ve benden uçtu, bendeki varlık…
Ateşin yanına yıkılan bendim, Yaşlı gözlerinden dökülen bendim!…
Hani mumdum?… Hani karanlıkları aydınlatacaktım? Hani bir kara gözlü körpe yavrunun Gönlüne güzellikler dolduracaktım? Hani her elde bir kalem, Her gönülde bir ümit olacaktım. Gecenin karanlığına inat Bir yıldız gibi parlayacaktım. Hani anne, İlk maaşımdan sana Elbise alacaktım!… ………… ………….
“Her cinayet bayağı değildir ancak her bayağılık cinayettir.”
-Oscar Wilde-
Eskiden eli kalem tutan insanlar gazete ve dergilerde yayınlanması için özene bezene yazılar yazar başarılı olabilmek için de gecesini gündüzüne katarak çalışırlardı. Bu da insanlar arasında rekabeti dolayısıyla kaliteyi ön plana çıkarıyordu. Birçok ünlü yazar da böyle başlamıştı yazmaya tabii olarak. Böylece bu konuda yetenekli olanlar seçilerek üst basamaklara tırmanır ve hem topluma hem edebiyatımıza katkıda bulunurlardı.
Artık yazmak için bunların hiç birine gerek yok. Maksat beğenilmekse yazmaya da gerek yok. Siz konuşursunuz biri videoya çeker sosyal medyada yayınlarsınız olur biter. Yetenek, bilgi, güzel konuşma ve yazma, edebiyat, kültür sanat… Bunlara da hiç ihtiyacınız yok. İnsanlara faydalı olmak için uğraşmayın, insanları güldürün yeter. Yerel ağızla bir olay anlat saçma sapan, beğenilme sayısı benim diyen komedyenlere fark atsın.
İşin daha vahim tarafı herkesin her konuda uzman görüşe sahip olması. Bunun için o konuda ihtisas yapmaya tecrübeye hatta okumaya, araştırmaya bile ihtiyacınız yok. Birkaç cümle duymuşsunuzdur yalan yanlış, o size yeter. Bilgisayar denen alet kopyala yapıştırı pratik hale getirdi ya… Artık önü alınmaz bir bilgi kirliliği ve “bayağılık” etrafımızı sıra dağlar gibi sardı.
Eskiler ahireti gerçek dünya, dünyayı da yalan dünya olarak nitelendirirlerdi. Şimdi bir de “Sanal Dünya” çıktı ki, ikisinin de pabucunu dama attı. İnsanları ne dünya ne de ahiret cezbediyor artık. Varsa yoksa Sanal Dünya! Olmazsa olmazımız…
Sanal Dünyanın kapısı herkese açık. Burada herkes her rolü üstlenebilir. Kim gerçek kim yalan, hangisi doğru hangisi yanlış, ne, nerede, nasıl hepsi birbirine karışmış. Hani “kim kime, dum duma” derler ya, işte öyle bir şey. Gerçek hayatta başaramadıklarını burada bir çırpıda başarabilirsin. Mesela bir konuda uzman olman için o konuda uzmanlık eğitimi alman gerekmez. İsminin önüne falan filan uzmanı yazarsın olur biter. Sonra başlarsın yazmaya ya da daha kolayı kopyala, yapıştır.
Sosyal medyada en çok paylaşılan konulardan biri de dini mesajlar. En yaygın olanı belli günleri kutlama. Çok veciz sözlerin yanı sıra çok güzel tavsiyeler de var. Bu arada dünya ve ahirette kurtuluşa ermenin yolunu bir kaç tılsımlı söze bağlayanlar da var. İnsani ilişkiler, sorumluluklar, hak, hukuk, adalet ve yardımlaşma biraz geri planda kalmış gibi. Halbuki Allah ayetinde başarmanın yolunu net bir şekilde açıklamış:
Tarihi İstanbul Erkek Lisesi’nin duvarlarında 03:30 da durmuş saatleri görürsünüz. 110 yıldır duran saatler. Bu saatler sizi zamanın durduğu bir mekâna taşır. Tarihin hiçbir devrinde, hiçbir ülkede böyle bir dramatik hadise yaşanmamıştır.
Bir yazar, ömrü boyunca, sadece Çanakkale Savaşlarıyla ilgili hikâyeler yazmaya kalksa, ne kadarını yazabilir ki?
İnsanların karşılaşacağı her türlü hâl yaşanmış burada. Kahramanlık, fedakârlık, yardımlaşma, dostluk, düşmanlık, acı, zulüm, açlık, susuzluk, ölüm, kalım… Savaşlarda olacak ve olmayacak her şey. “Şu boğaz harbi nedir, var mı ki dünyada eşi?” diyor ya şair. Eşi yok…
Kanlısırt’ta Kınalı Kuzular
O toprakların her karışında bir hatıra yatar. Mesela, Kanlısırt… Adıyla da birçok şeyi anlatıyor aslında.
Yer; Kabatepe, 1915 yılının 18 mayısı 19 mayısa bağlayan gece, saat 03:30 yani zamanın durduğu saat…
Plan hazır; Toplu bir hücuma kalkılacak ve yamaçlarda tutunan Anzaklar ani bir baskınla denize dökülecek.
Ne yazık ki bu plandan haberdar olan düşman kuvvetleri pusuda beklemektedir.
Süngü takıp vatan marşıyla hücuma kalkan kınalı kuzular pusuya düşer. Koca bir tümen asker ağır silahlar ve makineli ateşiyle taranır. O daracık bölgede üzerlerine yağmur gibi kurşun yağar. Her askere ortalama 95 kurşun isabet eder.
6000’den fazla yaralı, 3420 şehidimiz vardır. Bunların birçoğu 2. Tümende bulunan 15-16 yaşlarında lise öğrencileridir. İstanbul Erkek Lisesi o yıl mezun veremediği 50 öğrenciyi Çanakkale’de vatanına kurban vermiştir. Onlar için zaman 03.30 da durmuştur artık.
Bu dünyada bir nesneye Yanar içim göynür özüm Yiğit iken ölenlere Gök ekini biçmiş gibi (Yunus Emre)
Bu saatler işte o acı geceyi işaret eder.
Haber okuldaki öğrencileri üzüntüye boğar. İstanbul Erkek Lisesi o günlerde hastane olarak kullanılmaktadır. Okulun sarı renkli kapı ve pencereleri siyaha boyanır. Sarı-siyah renkler o günden sonra İstanbul Erkek Lisesi’nin sembol renkleri olur.
Çanakkale Zaferi’nden sonra okulda yoklama yapılırken şehitlerin adları okunur. Öğrenciler hep bir ağızdan: “Şehit!… Cennet-i Âlâda!” diye bağırırlar.
Bu olay, gönüllerde büyük bir üzüntü bırakır ancak alabileceği en yüksek payeyi almıştır İstanbul Erkek Lisesi.
İstanbul Erkek Liseli Olmak
İstanbul Erkek Lisesi, namı diğer İEL öğrencilerinin kıyafetleri siyahtır. Hazırlık sınıfları hariç. Hazırlık sınıflarının sarı gömlekleri, gri pantolonları (kızların gri etekleri) vardır.
Hazırlık sınıfları her yıl 18 mayısta Çanakkale’ye gider, 19 Mayıs gecesi saat 03:30 da ağabeylerinin şehit olduğu Kanlısırt’ta bir anma töreni yapar ve rozet takarlar. O günden sonra hazırlık sınıfları siyah kıyafetlerini giyerek İstanbul Erkek Liseli olurlar. Bu gelenek yıllardır süregelen güzel bir vefa örneğidir.
Mezunlarını Çanakkale Sırtlarında Bırakan Okullar
İstanbul Erkek Lisesi‘nin hikâyesinin benzerleri aşağıda isimleri yazılı okulların hepsinde yaşandı. Her biri ayrı bir destan yazdı. Bizler onların sayesinde bu topraklarda hür ve bağımsız yaşıyoruz.
Galatasaray Lisesi, 1915 yılında 18, 1916’da 4 ve 1917’de 5 öğrencisini mezun edebildi.
Vefa Lisesi ve Çapa Erkek Öğretmen Okulu da bu yıllarda Çanakkale Savaşı’na katılan ve şehit düşen öğrencileri nedeniyle mezun veremedi.
Balıkesir Lisesi, 1916-1917 öğretim yılında Çanakkale Savaşları’nda 94 şehit verdi.
Balıkesir Erkek Muallim Mektebi, 1914-1918 yılları arasında sadece 2 mezun verebildi.
Babaları Balkan Savaşı’nda şehit düşen ve Edirne Lisesi’nden Balıkesir Lisesi’ne yatılı olarak nakledilen 25 izci öğrencinin tamamı gönüllü olarak savaşa katıldı ve Çanakkale’de şehit oldu.
Kabataş Erkek Lisesi, mezunlarını Çanakkale sırtlarında bıraktı.
Anadolu’nun birçok vilayeti; Adana, Ankara, Aydın, Bursa, Çanakkale, Edirne, Erzurum, İzmir, Kastamonu, Kayseri, Konya, Sivas, Trabzon ve Yozgat Liseleri mezunlarını Çanakkale cephelerinde vatana armağan etti.
Geleceğin vatansever aydınları Darülfünun (üniversite) öğrencilerinin büyük bir bölümü Çanakkale savaşlarında şehit oldu. Ruhları şad olsun.
Biz Çanakkale’de düşmana geçit vermedik lakin bedeli ağır oldu.
İstiklalimizi kazandık ama istikbalimizi kaybettik.
Gönülleri vatan aşkı ve imanla dolu bu güzel yüzlü kahramanları, yüreğimize sokulmuş bir hançer acısıyla hatırlıyor, rahmet ve minnetle anıyoruz. Ruhları şad olsun.